Thursday, December 26, 2024

Çukurda başladı çukurda bitti.



Andrey Platonov'u ilk defa okudum. Çukur, Sovyet rejimine geçiş esnasında işçilerin ve henüz proleter olmamış taşra insanının sıkıntılarına ışık tutarken, aynı zamanda komünist yönetime eleştirilerini yapaktan da geri kalmamış. Bu kitapla yazar malum çevreleri rahatsız etmiş ki  Berlin duvarı yıkılana kadar kitap yasaklı kalmış. Yazar eleştirisini yapmış, içindekileri dökmüş dökmesine de ben bir okuyucu olarak eseri yazan kişinin dile getirdiği meseleye dair kaygıları olduğu kadar  eser ile ilgili edebi kaygıları da beslemesi gerektiğine inanıyorum.  Abartıyor da olabilirim fakat;

  • Karakter yaratımları biraz sorunlu. Fiziksel betimlemeler, aklımızda karakterlere ait net bir görüntü oluşamaması. Mizaç, dünya görüşü gibi tutarlılıklar biraz eksik.
  • Metinler arası geçişler biraz keyfi geldi ve kopuk.
  • Tasvirler etkisiz ya da çeviri sorunlu.
  • Hikaye bütünlüğü yok, dağınık geldi bana. Sanki başlarda başka bir şey planlanmış da sonradan farklı bir şeye çevrilmek istenmiş eser. Amaç sonuçlanandan farklı bir şeymiş gibi hissettirdi bana.
 Ben kitaptan çok keyif alamadım, iki kitabı daha var yazarın kitaplığımda. Onlar nasıl bilemem ama  umudum iyi olmaları yönünde.

Wednesday, December 18, 2024

Buna büyük roman diyorlar


 Milan Kundera'nın büyük romanı. Bence yakın dönem Avrupa edebiyatının en önemli eserlerinden sayılabilir. Yazar felsefeden sosyolojiye, siyasetten teolojiye kadar ki alanlarda hakimiyetini ve tespitlerini - aynı zamanda eleştirilerini de - öylesine ustaca yerleştirmiş ki hayran kalmamak elde değil. Kitap epey hacimli ama bizi gerekli gereksiz karakterlere boğmuyor. Bu tarz kitapları seviyorum. Kitaba hacim katmak için çeşitli yollara başvurulmamış. Zaten Kundera gibi büyük bir yazarın neden böyle bir derdi olsun ki? Kitabı yazar-anlatıcı dan okuyoruz. Bu anlatıcı tarzı verilmek istenen mesajı eveleyip gevelemeden okuyucuya daha rahat ve doğrudan verme imkanı sunuyor bence. Yazar kendine daha geniş bir hareket alanı yaratabiliyor böylece ve daha özgür hissedebiliyor. Romanda zaman akışı doğrusal bir çizgide ilerlemiyor. Akıştaki ileri almalar ve geri sarmalar fazla olmadığından okuyucuyu yormuyor. Gereksiz mekan, kişi betimlemeleri ve kör göstergeler yok. Bu da keyifli bir okuma deneyimi sunuyor okuyucuya.

Kundera bu kitabı ile modernist roman ile postmoden roman arasında bir merdiven kurmak istemiş. Her iki tarafın sahasında gezintiler yapmış. VDH, dönemin Sovyet Rusya'sının kominist siyasi atmosferinin altında kalan Çek Cumhuriyeti'nin baskıcı rejiminde kendisine bir çıkış yolu arayan; bu arayışta hayatı, aşkı, bedeni, insanı sorgulayan bireylerin hikayesi. Kitabın içeriği bir hayli zengin. Göndermeler, ironiler, sert eleştiriler, alıntılar, mizah vs. Parmenides, Descartes, Nietzsche.. aklımda kalanlar. Descartes'ı, Sovyet rejimini, Avrupa idealizmini, kiliseyi yerden yere vuruyor. Okurken anlamak hiç zor değil bu kitabın yayınlandığında neden bu kadar ses getirdiğini.

                                                                      KITSCH

Altını çizdiğim bu kavramı Kundera genişçe ele almış kitapta. Çok sık bahsediyor bazı bölümlerde. Peki nedir kitsch? Çok net bir tanımı olmasada benim anladığım özellikle diktatöryen rejimlerde halkı basmakalıp, taklitçi, sloganlarla etki altına alan, halkın maneviyatını sömürüp onları kolayca yönlendiren siyasi bir atmosfer ve buna uyum sağlamış sırıtkan, gösterişli, zevksiz bir kitleye dönüşmüş toplum. Kitsch siyasi alternatiflerin olmadığı toplumlarda gelişmeye başlıyor. Yazar 40 sene öncesinden bugünün Türkiyesi'ni harika özetliyor. Rest in peace Kundera!

Sunday, December 15, 2024

Kumların Kadını


 

Böcek koleksiyoncusu jumpei farklı türler izlemek ve keşfetmek için kırsala gider, geri dönmek için son otobüsü kaçırır ve bir geceliğine kalmak için içine girdiği etrafı kumlarla çevrili evden artık çıkamayacaktır. 1962 yılında yayınlanan roman bence hala değindiği meseleler üzerinden güncelliğini koruyor.

Birey önce şaşırır, inkar eder, savaşır ve alışır. Ana karakter kitabın sonlarında kaçma fırsatı eline geçmesine rağmen çukura geri dönmüştü. Alıştığı ve ya dönüştüğü şey artık onun yeni dünyasıydı. Alışmak beraberinde dönüşümü de getiriyor ve dönüşümden sonra kalan her ne ise aynı şeyi ifade etmiyor. Önceleri tutsak olarak tutulduğunu düşündüğün yerden fırsatını bulduğunda kaçmıyorsan artık tutsak değilsindir.

Kumların kadınına aynı zamanda kabullenilmiş dönüşümün kitabı. 1964 de sinemaya da uyarlanmış bu kitap dönemin önemli eserlerinden diyebiliriz.  

Peygamberin Son Beş Günü

Kitabı bitirdiğimde aklımda kalın bir soru işareti bıraktı. Kitabın hacimsel olarak büyük bir çoğunluğunda yer alan akli dengesini kaybetmiş, zaman ve mekan algısını yitirmiş bir kişi ana karakter olmalı mı? Bence olmamalı. Bu kişi önemli bir karakter de olabilir ve ya yazar bu karakter üzerinden önemli mesajlar da  vermek isteyebilir ancak baş karakter olmamalı. Kitap çok daha kısa tutulabilir ve çok güzel bir öykü olabilirmiş. Zaten yazar da bu kitabın roman olamayacağını söylüyor. Elindeki metni romana çevirme kaygısı ile ikinci bölümde gereksiz birçok tekrarlara başvuruyor bence. Bu tekrarlar aslında biraz ironik çünkü dönemin kendini sürekli yineleyip duran sol söyleme bir gönderme yapıyor. Ama bu kısımlar okuyucu olarak beni sıktı.  Kitabı yarıda bırakmamak için çok uğraştım. Kitapta baş karakter Rahmi Sönmez Türk solundaki aydınlar için simge karakter solünde aynı zamanda. Ana karakter üzerinden yıllarca olduğu yerde dönüp durup bildiklerini tekrarlayarak  zamanın gerçekliğinden kopmuş, artık sesini duyuramayan pasif Türk soluna bir üst eleştiri getiriyor Tahsin Yücel. Bunda oldukça mesajını net hissettiriyor okura.

Tahsin Yücel'in kullandığı güzel Türkçeye kim ne diyebilir? Birçok yerde başvurduğu kara mizah çok başarılı, karakter oluşturmada bir kaçı dışında gayet iyi. Dünya görüşü, fiziksel özellikler  ve değişimleri oldukça tutarlı. Daha sade tekrarlardan uzak daha kısa bir metin dilerdim. 

Orhan Kemal roman ödülünü almış ama bence roman değil.

Sunday, September 24, 2017

Absürd Uçak

Sabah güneşinin davetkar parlıklığı ve benim işsizliğimden dolayı israf edecek zaman konusundaki cömertliğim kendimi sahile atmama yetti. Ufak bir parkın içinde  bulunan türünü bilmediğim bir ağacın yanına iliştirilmiş bir banka oturdum kaldırımdan geçenleri amaçsızca izliyorum. Yaşlısı, hamilesi, öğrencisi, topalı, memuru, banka çalışanı,işçisi,ev hanımı, evsizi, şişmanı...Birçoğunun yüzünden ve topuk seslerinden yayılan telaş hakim sabahın henüz patlamış afyonuna. ve bu sabahın bütün neşesini ve enerjisini çeken o somurtkan acelecilik ve etrafa kayıtsız bakışlar mide bulandırıcı geldi. Çantamdaki defterden bir sayfa koparıp;
"Aceleye gerek yok ki, telaşlanmaya da. Yola çıktıktan sonra varılacak bir yer olmadığını anlamak ne kadar absürd. Hedefler, planlar bu absürd karşısında ne kadar anlamsız. Nefretler ve tutkular aynı evin yorgun kevaşesi" diye yazıp önce uçak yapıp fırlatasım geldi, sonra vazgeçtim. Buruşturup yanımdaki çöp kovasına yolladım.




Wednesday, September 20, 2017

Yokluğun Hezeyanı

Gözlerimi hafifçe araladım. Saatimin fosforu 4:53 ü gösteriyor. Yorganımın altında buz gibi, piç gibiyim. Zihnimin yerçekiminden muaf atmosferinden sıyrılıp, önüme düşüp duran irili ufaklı ekşili tatlılı görüntüler. Umurumda değil. Kafamı çıkarıp yorganın altından sıska bedenime ağır gelen yokluğun sesini dinliyorum. Rengi siyaha çalan yeşil. Önemi yok. Ensemden kasıklarıma kadar öpücük halinde soğuğun yürüyüşü yirmilik ellerin yokluğuyla yüzleştiriyor tenimi. İyi şeyler getiriyorum aklıma ancak tutunamıyor odamın soğuk zemininde. Çok şey istemiyorum aslında; rahmetli dedemin kapıdan içeri girip "serseri daha uyumadın mı?" diye söylenmesini ve ya annemin başımı okşayıp üzerimi örtmesini. Sadece bu kadar ama hepsi gitti. Şu an ki durumdan bir iki çıkarımda bulunup kendime fısıldamak  bile gereksiz geliyor. Odanın duvarları geceyle aramdan çekiliyor ve yalnızlığımla kucaklaşıyorum. Yalnızlık her halükarda anlamlı geliyor, umurumda değil diyemiyorum.


Monday, February 20, 2017

Alexander von Schlippenbach Trio - Pakistani Pomade


İtiraf etmem gerekir ki bu albümü dinleyene kadar Paul Lovens diye bir adamdan bir haberdim. Diğer iki ismi(Alexander von Schlippenbach (piano), Evan Parker, saksafonlar) daha önce defalarca dinlemişliğim var. Ancak biraz araştırdığımda önemli kişilerle beraber çalmış olduğunu gördüm Lovens'ın. Mesela aralarında Joelle Leandre gibi sıradışı ve çok sevdiğim bir müzisyen var.
Albüme tekrar dönecek ve betimleyecek olursak;  düzensiz, ahenksiz, armoniden uzak ancak mümkün olduğu kadar yoğun bir şekilde etkileşimli olarak ortaya çıkarılmış bir baş yapıt. Şimdiye kadar kuzey Avrupa cazı olarak nitelendireceğimiz bir çok şey dinledim. Polonya özgür cazı dahil. Bu çok farklı.Sadece imrovize ya da deneysel diyip geçiştirebileceğimiz bir şey değil. Bildiğin overdose uyuşturucu gibi ya. O kadar fazla ses çeşitliliği ve zenginliği var ki bir doyum ve tatmin olma hali yaşıyorsun.  Bana bir süre Türkiye'de yaşadığımı unutturdu dersem yalan olmaz. Çok fazla uzatmadan ciddi bir caz yayın organında aynen şöyle geçiyor albüm hakkında;

"Europen Improv never sounded beter"

Featured Post

Hermann Hesse, Bozkırkurdu

Düşün dünyasını hayatının merkezine koymuş bir entellektüel, sürekli bu dünyayı önemsemiş ve gereğinden fazla anlam yüklemiştir Harry ve bu...