Thursday, May 26, 2016

DAHA



Henüz daha çocukken mülteci kaçakçısı babasının yanında uzun süre çalışmak zorunda kalan kahramanımız Gaza, bir çocuğun yaşamaması gereken birçok şeyi tecrübe etmiştir. Duygudan ve şefkatten yoksun büyür. Bir çok kere şiddet ve ölümlerle yüz yüze gelir. Hatta bir mültecinin ölümüne bile sebep olur.(Cuma) Cuma'nın ölümü Gaza da derin izler bırakır. Ama onlara eziyet etmekten geri kalmaz. Çünkü çevresi o kadar kötülüklerle çevrilidir ki iyinin ne olduğunu bilmez. Velhasıl çocukluğunun uzun bir dönemi babasının yalanlarıyla onun yanında geçer ta ki o mültecileri taşırken geçirdikleri ve sadece kendisinin kurtulduğu kazaya kadar. Mucize gibi günler sonra kurtarılır. Artık kaçakçı hayatı sona ermiştir. Bambaşka bir hayata başlayacağını, her şeyin geride kalacağını umar ama geçmişte yaşadığı travmatik tecrübeler şiddetli ağrılar ile su yüzüne çıkmaya başlar belli bir süre sonra. Klinikte tedavi görür ama sonuç alınamaz. Ağrılar devam eder, kurtulamaz. Çevresindeki insanlardan uzaklaşmaya başlar. Geçmişine lanet ederek ağrılarına katlanmaya çalışır güçlü ilaçlarla.(Morfin Sülfat) Bir süre sonra tedavisini kendisi aramaya başlar. Dokunamadığı insanlara yaklaşabilmek için kalabalıklara karışır. O da sonuç vermez. Hastalığı klinikte kendisine söylenildiği gibi travmaya bağlı davranış bozukluğu değildir. Artık bundan emindir. Babasının gömdüğü parayı bulur dünyayı gezer. Gaza Cuma'ya yaklaştıkça suçluluk duygusu artar. Afganistan'dadır Gaza' nın aradığı. Cuma'nın yolculuğa başladığı yere doğru yola koyulur. Kendisini oraya götürecek olan kamyonda önceden babasıyla eziyet ettikleri mültecilerle aynı yerdedir. Aynı tarafta... Onların bu büyük ve berbat yolculuğa çıkmadan önceki çaresizliklerine tanık olur. Afganlı mültecilerin kendi evlerindeki depoya kapatılana kadar çektikleri acılara ortak olunca normal bir insana dönüşür Gaza.

Thursday, April 30, 2015

DUMAN

Ayak ucuyla yürür sessiz sedasız yanına kırılıp sigarasını tüttürürdü pişmanlıkların bazen. Sen istediğin kadar onlar yokmuş gibi davransanda halka halka üstüne konardı dumanı işte. Bütün gün kokusu kalırdı üzerinde.

Sunday, January 4, 2015

Albüm


Az biraz yokuş ve iki kat merdiven nefes nefese kalmasına yetmişti Alper’in. Yaklaşık bir sene sonra tekrar geldiği dairenin kapısı hafif aralıktı ve vurmadan girdi içeri. Botunu çıkardı, çıplak ve buz gibi olan evin tabanı ayaklarıyla kucaklaştı. Annesinin gönderdiği yiyeceklerle dolu olan poşeti koyacak bir yer aradı gözleri ama yere bıraktı. Kuzeninin pineklediğini tahmin ettiği odaya doğru yürüdü. Emektar masadan önce elleriyle destek alıp sonra hantal 95 kiloluk bedenini gıcırtıyla iskemleye yerleştirdi. Çıkan sesle karşısında uyuklayan kuzenini kim bilir hangi saçma-iğrenç rüyasından etmişti. Hafifçe başını kollarının üzerinden kaldıran Selçuk karşısında oturanın kim olduğunu çıkardıktan sonra elini masadaki yarısı su dolu bardağa götürdü. Boğazını ıslattıktan sonra havadan sudan konuşmayı sevmediğinden söze ilk önce karşısındakinin başlamasını bekleyen bakışlarını Alper’e yöneltti. Alper aklındakileri henüz toparlıyorken Selçuk;

“Tuvalete kadar gidiyorum şimdi dönerim kuzen” dedi.

Başını sallayarak cevap veren Alper daha şimdiden bu pis, loş, soğuk ve dağınık odadan bunalmıştı. Aslında çok da şaşırmamıştı buranın böyle olmasına. Az çok tahmin ettiği gibiydi. Kuzeni hep pisti. Çorabıyla yatar, dişlerini nadiren fırçalar ve haftada bir duş alırdı. Onun gibiler hep pisti.35 yıllık hayatında bir iki tane daha böyle adam tanımıştı. Bunların en dikkat çekici ve önemli ortak özellikleri tembellikti. Maddenin statik enerjisine olan aşkları hep baki, eylemsizlik tek eylemleri denilebilirdi. Evet maalesef kuzeni de böyleydi. Bir de son zamanlarda sinirsel davranış bozuklukları eklenmişti annesinin dediğine göre. Nevrotik bir vaka sayılabilirdi. 10 dakika sonra elinde bir kupa fincan ve hırkasını giymiş olarak döndü.

“ Kuzen söze başlamadan bir şey soracağım. Evdeki eşyaları mı satıyorsun lan? Tek gördüğüm mobilya oturduğumuz masa bir de şuradaki kanepe.” Dedi hafiften gülerek.

“Buraya kendini iyi hissetmeye geldiysen kapı açık halihazırda. Sana kapıya kadar eşlik edemem.”

“Kumar mı hala yoksa?”


…hasılı kelam aynı inşaat firması beni işe alma mülakatına Levent’teki binasına çağırdı. Gittim. Beklerken İnsan kaynakları departmanı müdüresi asistanından Müdürenin isminin Çağla  olduğunu öğrendim. Saplantı işte. Arkama bakmadan uzaklaştım Çağla’dan. Hayatımı yeterince kötü etkileyen 3 adet Çağla ile tanıştım zaten. Dolaylı ya da dolaysız, iyi niyetli ya da kötü niyetli fark etmez. “

“İkisini biliyorum da üçüncüsü nerden kuzen?”

“Üniversiteden. Hani taciz iftirasıyla iki yarı yıl uzaklaştırılmama neden olan yapı statikçi yard. Doç. Çağla Fil.

Misafirine de yapmayı gerekli görmediği kahvesinden bir yudum daha aldı ve terleyen ellerini çaktırmadan hırkasına sildi. Alper’in de tahmin ettiği gibi kuzeninin hayatında birçok şey yolunda gitmiyordu kendisinin aksine. Özellikle de adı çağla olan akrabalarının düğününe giderken anne ve babasını trafik kazasında kaybettikten sonra. Para buldukça kumar oynardı üstelik ve iş kariyerinde de devamlılığı yoktu. Sıkılırsa bırakırdı. Strese gelemez ve liyakat tabiatında yoktu. Kuzenini kendisine yapılan iyiliğin değerini bilemeyecek kadar iyi tanıyordu. Selçuk’u hep kıskanmıştı. Okul hayatında daha başarılı ve etrafında kızların eksik olmayacağı kadar yakışıklıydı kuzeni. Kuzeninin içinde bulunduğu duruma üzülüyor ama bir yandan da bilinç altında hep rakip olarak gördüğü için de sinsi bir memnunluk hissetmiyor değildi.

“Hatırladım şimdi. Unutmadan annem yiyecek bir şeyler yolladı. Havuçlu kek yapmış. Seversin sen. Bir iki tane de sandviç. Girişe bıraktım. Bir de senden şu resim albümlerini istedi bir sakıncası yoksa. Teyzemle annemin ortak çektirdiği resimler olacak herhalde, anlarsın işte hatıra hatıradır. Bizimkiler de baya üzüldü. Seni de merak ediyorlar bazen.”

“ Nazan teyzem bir tanedir. Ara sıra gelir sohbet ederiz. Bolca nasihat ve biraz yiyecek getirir sonra gider. Birisine tavsiye de bulunmak nasihat vermek insana kendini iyi hissettirdiğini bildiğimden dinliyormuş önemsiyormuşum gibi davranıyorum teyzemin söylediklerini. Bir kez tökezlemeye gör zaten herkes yaşam koçluğuna soyunuyor lakin bunun için kimseyi suçlayamayacak kadar budalayım biliyorum. Albümlere gelince nerde olduklarını tam olarak bilmiyorum aramam lazım. Teyzeme söyle ne istiyorsa alsın zaten ben ne yapacağım resimleri. Ne işime yarar? Bu akşam bulabildiklerimi masanın üstüne koyarım.”

“Tamam o zaman kuzen bana müsaade. Ama şu kapıyı açık bırakma ne olur ne olmaz.”

Cevap vermedi diğeri. Alper botlarını donmuş ayaklarına tekrar geçirdi. Dikkatli adımlarla dar basamakları teker teker indi.

İkisinin de en büyük ortak noktası sıkı birer edebiyat sever olmalarıydı. Özellikle lise ve Üniversite yıllarında bir çok ortak yazar okudular kimi zaman tatlı sert tartışmaları dahi olurdu. Alper izinli bir gününde büyük bir kitapçıya girip nerdeyse on yıldır iki ayda bir yayınlanan en sevdiği edebiyat dergisini alıp açık alanı olan bir kafeye girdi. Sırtını güneşe verip filtre kahve siparişi verdi sakallı garsona. Dergiyi karıştırmaya başlamıştı ki gördüğüne çok şaşırmıştı. Bu sayıdaki bir öykünün yazarının adı Selçuk Sarmaşık idi. “Tesadüf herhalde” dedi ama öykünün ismi de albüm olunca okumaya karar verdi. Evet bu kuzeni Selçuk’un ta kendisiydi. Demek artık yazıyordu ve yazdıkları bu dergide yayınlanacak kadar güzeldi. Derin bir kıskançlık ve gülümsemeyle bitirdi öyküyü. Yüzünde tebessümle kapattı dergiyi.

Yaşamınızda müzmin bir kaybeden olsanız dahi hayat hala başkalarının sizi kıskanmasına yetecek kadar cömert farkında olmasanız da. Alper tebrik etmek için aramadı Selçuk’u. Kahvesini bitirip hesabı ödedi. Kafeden çıkıp kalabalığa karıştı.

Wednesday, October 15, 2014

Bok Sineği

O seni seviyorum diyor öteki diğerini. Yokluk birleştiriyor bunları adına da aşk diyorlar. Sonra bir başkası yaklaşıyor diğerine neticesine ayrılık diyorlar. Bok sineği gibi pislikten pisliğe konup adını gönül ilişkileri koyuyorlar. Ama kimse kimseye zaman ve emek vermiyor. Hep hayalindeki kişilere hazır sahip olmak istiyorlar güzel kutusundan yeni telefonu çıkarır gibi.

Monday, June 30, 2014

Siyah Beyaz

Kimi zaman kuşlara yem atarken bile keyifli ve şen olabiliyorken, bazen de içinde yeraldığım keşmekeşin sebep olduğu karamsarlık içimi bir anda doldurup gözlerimden taşacakmış gibi hissettiğimde zamandan öylesine kopuk,yabani ve ürkek kalıyorum hayata. Şu an sahilde gecenin iyice çöküşünü derme çatma kelimelerle süslemeyi bir bok zannederken de olduğum gibi...

Saturday, May 24, 2014

Hermann Hesse, Bozkırkurdu

Düşün dünyasını hayatının merkezine koymuş bir entellektüel, sürekli bu dünyayı önemsemiş ve gereğinden fazla anlam yüklemiştir Harry ve bunu saplantı derecesinde olağan bulmaktadır. Yaşam onun için müzik- ama klasik müzik kesinlikle caz değil-edebiyat,felsefedir ve bunlara dair birikimlerinden yola çıkarak ahkam kesmektir. Geri kalan herşey hayatın yan unsurlarıdır.Bu yüzden yüksek bireyselleşmenin sonucu olarak içinde yaşadığı - daha doğrusu kendini çekip alamadığı- burjuva hayatını küçümser,onun gündelik telaşlarını,eğlence tarzını yadsır,kendine uzak bulur. Zamanla bu burjuva yaşamına karşı artık iyice yabani,yabancı ve ürkek kalmıştır. Bu durumun sürekliliği içerisinde kendisine Bozkırkurdu yakıştırmasını uygun görmüştür kahramanımız Harry ve iyice benliğinde güçlenip kök salmıştır. Ancak elli yaşına merdiven dayadığında kendini gerek ruhsal ve mental gerekse fiziksel olarak oldukça yıpranmış hissetmektedir. Sadece kendisinde var zannettiği devamlı kişilik bölünmesinin yarattığı bunalımlar artık çekilmez bir hal almış, sosyal çevresinden oldukça uzaklaşmıştır. Bundan böyle hayatın ritmine ayak uydurmakta zorlanmaktadır.Bu durum onu intiharı düşünmeye başlamaya kadar iter taki bir caz kulübünde Hermine ile tanışana kadar.Hermine düşünsel yakınlık olarak ona çok benzer ve hayat kadınıdır. Hermine onu çok iyi tanır ve yakınlaşmaları fazla zaman almaz. Hesse bana kalırsa bu hayat kadınına ironik bir şekilde önem yükleyip şu cümlelerle kitabın muhtevatını özetler:  "Yavaş yavaş anladın ki;dünya hiç de senden eylemlerde ve özverilerde bulunmanı istemiyor; yaşam kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar,örgü örmeler,iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir..."


Posted via Blogaway

Wednesday, January 15, 2014

Chapter 1

Bahçeli bir binanın iki kanatlı demir giriş kapısının önünde ani bir frenle duran taksiden orta boylu kumral yuvarlak vücut hatlarına sahip bir kadın indi.Üst kısmı tüylü kahve rengi çizmesi eteğinin bittiği yere kadar uzanıyordu.Elmacık kemikleri hafif çıkık beyaz tenli bu bayan yüzüne vuran güneşten rahatsız olacaktı ki acele adımlarla tabelasında rehabilitasyon merkezi yazan binaya doğru yöneldi.


Posted via Blogaway